İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“ATATÜRK’Ü SEVMİYORUM” TAG’İ ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

HAYATİ TEK –

Bugün fark ettim.

Dün Twitter’da “AtatürküSevmiyorum” diye bir tag açmışlar.

28 Kasım 2020 tarihi itibariyle bu tag altında 15 Binden Tweet paylaşılmış.

Kayıtsız kalmak istesem de birden aklıma, Terakkiperver Cumhuriyet ve Serbest Cumhuriyet fırkalarının kapatılmaları üzerine yapılan “Atatürk, muhaliflerinin sayısını öğrenmek için bu partileri kurdurdu. Sonra da irticai faaliyetten kapatılmalarını sağladı. Bu partiyi destekleyen pek çok kişiyi de tutuklattı ve astırdı.” meyanındaki değerlendirmeler geldi.

Acaba malum “tag” de benzer bir amaçla açılmış olabilir miydi?

Bir çeşit toplum mühendisliği aracı mıydı?

Birileri Atatürk’ü sevenler ile sevmeyenler arasındaki yüzdelik oranı mı merak etmişti?

Atatürk’ün sevilme yahut sevilmeme gerekçesi hakkında kamuoyu yoklaması yapmak yerine böyle bir yöntemi daha mı uygun görmüştü bazıları?

Benzeri sorular peş peşe sökün edince, malum “tag” altındaki Tweet’lere ve bunlara verilen cevaplara şöyle bir göz atma lüzumunu hissettim.

Gördüğüm manzara ülkem ve milletim adına hiç de iç açıcı değildi.

Atatürk’ü seven veya sevmeyenlerin bilgiden çok yargıya dayanan gerekçelerini, bunları ifade ederken sarf ettikleri hakaretleri buraya taşıyıp propagandalarını yapacak değilim.

Ancak gördüğüm en temel sıkıntıya temas etmeden de geçemeyeceğim.

Bu “tag” altında paylaşılan sağduyulu Tweet’lerin, ilgi çekmek bir yana derhal linç edildiklerini gördüğümde, “Bîtaraf olan bertaraf olur” sözünü bir kez daha hatırlamadan edemedim.

Karşıt görüş sahiplerinin, fikirlerini çarpıştırmak yerine “En etkili küfür ve hakareti nasıl ederim?” sorusuna odaklandıkları meydandaydı.

Tartışmanın seviyesi için “yerlerde sürünüyor” demek bile iltifat sayılırdı.

Ancak beni asıl endişelendiren, Atatürk’e hakaret edenlerin ve onu savunanların aralarındaki hesabı “din” üzerinden görmeye çalışmalarıydı.

Ne hakla?

Merhum Cemil Meriç şöyle sorar Mağaradakiler’de:

“Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar? (S. 281)”

Tıpkı bu sözde olduğu gibi, inananların, Batı Çalışma Gurubu tarafından “kuduz köpek misali” takibat altına alındığı; bir gazeteci olarak şahsımın, “başörtüsüne destek verdiğim ve orduya hakaret ettiğim” gerekçesiyle yargılanıp hüküm giydiği 28 Şubat süreci, Twitter âleminde zombi misali yeniden hayat bulmuş gibiydi.

O talihsiz dönemde çeşitli toplum kesimleri, siyasi partiler ve maalesef Türk Silahlı Kuvvetlerimiz bazı açık hesapları din üzerinden kapatmaya kalkışmış, toplum yapımızdaki onulmaz yaralara yenilerini eklemişlerdi.

Tam da bu noktada çeyrek asır önce yaşadığımız şartlarla ilgili ibretlik bir anekdotu sizlerle paylaşmak istiyorum.

***

Başörtüsü, sekiz yıllık kesintisiz eğitim, yeşil sermaye konuları etrafında dönen 28 Şubat tartışmaları sırasında dinî hassasiyetleri nedeniyle her an kovuşturulan, bu nedenle de sürekli stres altında bulunan azımsanmayacak bir toplum kesimi vardı. Homojen bir yapı oluşturmayan bu toplum kesiminin fikir ve inançları çeşitli siyasi partiler, gazeteler ve televizyonlar tarafından dile getiriliyordu.

Milli dirliğimizi tahrip eden ve dönemin Genelkurmay Başkanı tarafından “gerekirse bin yıl süreceği” ilan edilen bu hassas dönemde çok kritik bir gelişme oldu.

Hiçbir siyasi parti yahut toplum kesiminin dar kalıplarına sokulamaması gereken “tesettür” konusu, başındaki örtüyle TBMM’ye giren Refah Partisi Milletvekili Merve Kavakçı’nın ismi etrafında siyasi kapışmaların odağına yerleşti. O kadar yerleşti ki, sosyal anlamda 1930’lardan itibaren hissedilen, siyasi anlamda 1946’dan sonra Türkiye’nin yakasına yapışan “ötekileştirme” belası en olmayacak bir şekilde milli dirlik ve istikrarımızı tehdit etmeye başladı.

İslam’ın örtünme emrine destek verdiğini iddia edenlerin bir kısmı, “başörtüsünün kamusal alanda takılıp takılmaması” konusunda referandum isteme cüretini dahi gösterdiler.

İlahi bir emri savunduklarını öne sürenler, kahhar ekseriyeti Müslüman olan bir ülkede böyle bir referandumun sonucundan emin görünüyor, buradan devşirecekleri gücü siyasi arenada kullanmayı hesaplıyorlardı.

Teklif, bu tarz düşünenlerin sözcülüğüne soyunan ve bugün de bir başka isimle yayın hayatına devam etmekte olan günlük bir gazete tarafından gündeme getirilmişti.

O yıllarda Gündüz gazetesinin genel yayınına bakıyordum.

Gazetenin vitrin sayfasına üç dört cümleden oluşan kısa bir yazı koyarak, aşağı yukarı şu ifadeleri kullanmıştım:

“Cenabı Allah’ın tesettür emrini kulun reyine sunmak hadsizliktir. Şu anda siz, çıkacak sonuçtan emin görünüyorsunuz ama yarın devran döner de birileri çıkıp İslam’ın bir başka emrini referanduma tabi tutmaya kalkışırsa, bu vebalin altında ne Merve Kavakçı kalkabilir ne de ona destek verenler.”

Yanılmıyorsam Hedef Radyo bu kısa yazıyı birkaç gün süreyle haber bültenlerinde dinleyicilerine defalarca duyurmuştu.

Güç devşirmek yahut siyasi çıkar sağlamak uğruna dini siyasete alet ederek “Cenabı Allah’ın emrini kulun reyine sunmaya” cüret edenlerin bulunduğu bir Türkiye vardı o yıllarda.

Hamdolsun başörtüsü meselesi bugün öncelikli gündem maddemiz olmaktan çıkmış durumda. Toplumsal ayrışmayı “toplumsal yarılma” noktasına taşıma potansiyeli bulunan böyle bir suni gündemi zor da olsa aşmış bulunuyoruz.

Ancak “AtatürküSevmiyorum” tag’i altında paylaşılan Tweet’ler gösteriyor ki, kanunen halledilmiş görünen bu mevzu zihinleri hâlâ meşgul ediyor. Hem de çeyrek asır öncesinden zerrece farkı bulunmayan bir üslup ve seviyesizlik halinde…

***

Açılmasının üzerinden henüz bir gün dahi geçmeden malum tag altında paylaşılan 15 Binden fazla Tweet’in özeti aşağı yukarı şöyle:

“Dindarlar cahildir, Atatürkçüler aydın.”

Cumhuriyet elitinin, iktidar gücünün yanı sıra kültür ve sanat alanındaki her mecrayı kullanarak onlarca yıldır işlemekte olduğu bu mesajın, 2020 Türkiye’sinde de aynıyla vaki olmasını bilmem nasıl anlamalı?

Bu tag’i açanların yahut onlar üzerinden dine ve dindarlara hakaret edenlerin adeta fırsat kolladıklarını anlamak için kâhin olmaya gerek yok.

10 Kasım 2020 günü kaleme aldığımız “ATATÜRK, BİR SİYASİ PARTİNİN TESCİLLİ MARKASI DEĞİL AZİZ MİLLETİMİZİN ORTAK DEĞERİDİR” başlıklı yazımızda dikkat çekmeye çalıştığımız temel sorunun milletimizi ayrıştırmaya, kaos ortamından beslenenlerin ekmeğine yağ sürmeye devam ettiği gün gibi aşikâr.

O yazıda Atatürk’ün “milletimizin ortak değeri” olduğu ifade etmiştim.

Genellikle olumlu karşılanan bu düşüncemizi onaylamayanlar da vardı.

Bir kişi, olay ve kavrama olumlu yahut olumsuz yaklaşabilirsiniz. O konudaki düşüncenizi, hakaret cümleleri kurmadan ifade ettiğiniz sürece muhatabınızdan alacağınız cevap “teşekkürden” ibaret olacaktır.

Nitekim öne sürdüğümüz fikirlere karşı çıkanlar, bu düşüncelerini gayet medeni bir şekilde ifade ettiler ve karşılığında hak ettikleri teşekkürlerini fazlasıyla aldılar.

Herkes aynı düşünceyi taşımak durumunda değil. Eşyanın tabiatına aykırı olan ve insanlığın gelişmesi önündeki en büyük engeli teşkil eden bu durum, istenilecek bir şey değil aynı zamanda.

Kutsal ya da değil, her fikri temsil eden figürler tarih boyunca var olmuştur, olacaktır.

Temsil ettikleri fikirlerin önüne geçen figürleri kutsallaştırmak, her şeyden önce o figürlerin varlık sebebi olan fikirlere saygısızlık değil midir?

Figürlerin ömrü temsil ettikleri fikirler kadardır.

Türk tarihinin son asrına damgasını vuran en güçlü figür durumundaki Atatürk’ün hâlâ yaşıyor olması, temsil ettiği fikirlerin gücünü göstermektedir.

Ancak önümüzde şöyle bir tehlike var:

Çağ değişiyor, ülkemizin ve insanlığın karşısına yeni yeni tehditler çıkıyor. Bu tehditlere kafa tutabilmemiz için içinde bulunduğumuz çağın idrak ve gerçeklerine uygun fikir ve araçları kuşanmamız gerekiyor.

Atatürk’ün yüz yıl önce ortaya koyduğu fikirlerinin, yaşadığı dönemin şartlarına uygun tavır ve politikalarının sonsuza kadar aynıyla geçerli olacağını düşünmek, “Muallimler! Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” diyen bir inkılapçıyı yeterince anlamamak değil midir?

Atatürk nasihat işitmeyi seven biri değildi; ancak buna karşı olduğu da söylenemez.

Kurduğu şu cümleler bu özelliğini anlatır:

Tuhaf bir halim daha var, ne ana—babam çok erken ölmüş—, ne kardeş, ne de en yakın akrabamın kendi zihniyet ve telâkkilerine göre bana şu veya bu tavsiye ve nasihatte bulunmasına tahammülüm yoktu. Aile arasında yaşayanlar pekâlâ bilirler ki sağdan soldan, pek saf ve samimî ihtarlardan masun bulunamazlar. Bu vaziyet karşısında iki tarz-ı hareketten birini intihap etmek zarurîdir. Ya itaat, yahut bütün bu ihtar ve nasihatleri hiçe saymak. Bence ikisi de doğru değildir. İtaat nasıl olur, en aşağı benimle yirmi, yirmi beş yaş farkı olan anamızın ihtarlarına itaat maziye ricat demek değil midir? İsyan etmek, faziletine, hüsnüniyetine, yüksek kadınlığına kani olduğum anamın kalbini, telâkkilerini altüst etmektir. Bunu da doğru bulmam. (Milliyet, 13 Mart 1926)”

Atatürk’ün yolundan gitmek demek, O’nun yüz yıl önce dile getirdiği fikirleri bir slogan halinde tekrarlamaktan ibaret olamaz, olmamalıdır.

Fikirle hemhal olmadıkça, sloganlarla yetindikçe, Atatürk gibi yeni ve güçlü figürler çıkarma isteğimiz sadece bir temenniden ibaret kalır.

Atatürk’ü yaşatacak olan O’nun yüz yıl önceki sözlerini tekrarlamak veya dönemin şartları gereği takındığı tavır ve izlediği politikaları “taklit” etmek değil, “çağın gerçeklerine uygun yeni fikirler” üretmektir.

***

Atatürk’ü sevmek yahut sevmemek, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olan herkesin ihtiyarına kalmış bir konudur.

Hiçbir kişi, kurum ve kuruluş bu konuda kimseye baskı uygulamak hak ve salahiyetine sahip değildir.

Yeter ki lehte ve aleyhteki his ve görüşler, kimseye ve özellikle de milletimizin ortak değer ve mukaddeslerine hakaret edilmeksizin dile getirilsin.

Güçlü karakterler hakaret etmezler, hareket ederler.

Ne düşündüklerini dağdağalı bir üslupla cihana ilan etmek yerine, bunu icraatlarıyla gösterirler.

Tıpkı Atatürk’ün dediği gibi:

“Büyüklük odur ki hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için hakikî mefkûre neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin, herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen bunda mukavemetsiz olacaksın, önüne namütenahi manialar yığacaklardır, kendini büyük değil, küçük, zayıf, vasıtasız, hiç telâkki ederek, kimseden yardım gelmeyeceğine kani olarak bu maniaları aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin. (Milliyet, 13 Mart 1926)”

***

Hülasa edersek…

Farklı fikirler toplumların kalp atışlarıdır.

Namık Kemal’in tavsiyesine uyup fikirlerimizi çarpıştırmak yerine, çeşitli figür ve mukaddesleri kendimize kalkan edip rakiplerimize hücum etmek alışkanlığımızı bir an önce terk etmeliyiz.

Atatürk’ü seviyorum.

O’nu sevmeyenlerin hakaret içermeyen fikirlerine saygı duyuyor ve gerekçelerini anlamaya çalışıyorum.

Ne olur, ötekileştirme illetinin değirmenine su taşıyan rövanşist yaklaşımları bir kenara bırakalım.

1970’li yıllarda, “Türkiye, yalan ve iftiranın saltanat sürdüğü bir diyardır. Gerçekler, en ufak bir merhamet duyulmadan kurban ediliyor. (Ülkücünün Çilesi, S. 15)” diyen merhum Galip Erdem’e kulak verelim.

Ve O’nun “Ülkücünün Çilesi” kitabında yer alan şu sözlerini hatırlayalım:

“Demokrasi, hürriyet ve değerli sayılan diğer bütün mefhumlar, milletimizin yükselmesine ve güçlenmesine yardım ettikleri sürece saygı görürler. Fakat nifak tohumlarının yeşermesine müsait bir zemin haline gelirlerse, itibarlarını yitirmekten kurtulamazlar. Fikir ayrılıklarının düşmanlığa dönüşmesine izin verilmez. Milletin varlığını kıyamete değin sürdürmek ülküsü cümle hakların üstünde kutsal bir vazifedir. (S. 172)”

“Bir millet ancak sınır boylarında dövüşür, vatanının, imanının,  soyunun düşmanlarına karşı dövüşür. Kardeş kavgası başlarsa kimin haklı olduğunu araştırmanın bile bir değeri kalmaz. Milliyetçilik iddiasını güdenler, kendi hesaplarına zararlı sonuçlar verse de, gittikçe büyüyen düşmanlığı önlemeye mecburdurlar. Doğruluğu şüpheli ucuz hükümlerin peşine takılmak, ‘millete fenalık edenlerle dövüşüyoruz’ demek, hataların bağışlanmasına yetmez. (S. 173)”

“Türk milletini sevmekte birleşenler, birbirlerini sevmekte birleşmeye de mecburdurlar. Aksi takdirde millet sevgileri kimsenin inanmayacağı boş bir laftan ibaret kalır. (s. 174)”

Ve yine Galip Erdem’in şu “yakarışıyla” vermek istediği mesajdan hesabımıza düşen hisseyi almaktan lütfen çekinmeyelim:

“Sevmesini unuttuk, Allah’ım. Aşk yolunu bıraktık, kin yoluna girdik. Önce seni sevmeyi unuttuk, hatta seni sevmeyi suç saydık. Sonra birbirimizi sevmeyi unuttuk. Dostluğun hazzını teptik, düşmanlığın zehrine alıştık. Seni sevmeyince, birbirimizi zaten sevemezdik. Birbirini sevemeyen, birbirini yumruklamağa hazırlanan insanların artık bir millet sayılamayacaklarını, birlikte yaşama isteğinden gittikçe uzaklaşacaklarını düşünemedik. (S. 163)”

1970’li yıllarda ülkemizi yangın yerine çeviren, 28 Şubat sürecinde bir başka çehre ile ortaya çıkıp aynı sonuçları doğuran kardeş kavgaları ve ötekileştirme illetinden ders çıkarabilmek için yeni bedeller ödemeye ne lüzum var?

Bu yolda atılacak en güzel adım; fikirlerimizi, hakaret içermeyen ifadelerle dile getirmek ve farklı fikirlere tahammül göstermektir.

Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun şu muhteşem tespitiyle noktalayalım:

“Türkiye’de küfür ve Türkiye’de nifak kemalini bulmuş ve zevali olmuştur. Şimdi riya, saltanatını sürüyor. Onun da ömrü çok kısadır. Gelecek bir mübarek vakte hazır olunuz. (Gerçek Olan Aşktır, S. 188)”