İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

GALİP ERDEM’İN AYNASI

HAYATİ TEK –

“Ayna! Ayna! Söyle bana! Benden güzeli var mı bu dünyada?”

Olayımız bu…

Her birimiz geçiyoruz aynanın karşısına, peş peşe sıralıyoruz sorularımızı…

Var mı benden güzeli, benden yakışıklısı, benden yiğidi, benden zekisi, benden akıllısı, benden başarılısı, benden karizmatiği, benden zarifi, benden güçlüsü, benden haklısı, benden ahlaklısı, benden asili bu dünyada?

Benden… Benden… Benden…

Başımıza “ben” kadar taş düşmesi için ebabil kuşlarını mı bekliyoruz?

Allah’ın bahşettikleriyle övünüyor, Allah’ın vazettiklerine kulak tıkıyoruz.

İçinde bulunduğumuz bütün olumsuzlukların gam yükünü başkalarının sırtına yükleyip, işin içinden sıyrılıveriyoruz.

“Bizde kusur olmaz! Zira bu kadar üstün vasıflara sahip bir insandan, kusur sadır olmaz!”

Dilimize vird oldu bu sözler…

Pamuk Prensesin üvey annesi kadar bile insafımız kalmadı…

Yaşı kemale ermişimizden, elinde yetki bulunanımıza kadar feryat figan şikâyet ediyoruz:

“Nedir bu memleketin hali?”

Sahi, nedir bu memleketin hali?

Bizler üzerimize düşeni tam yapamadığımız için olmasın sakın…

Hayatları boyunca peygamberlere bile nasip edilmeyen “dünyaya nizam verme” yetkisini, “kendi varlığımızla kaim bir davacık” saymamızdan olmasın…

20’nci asrın fedakâr delikanlıları olarak bizler, hak ettiğimizi düşündüğümüz ancak bir türlü alamadığımız “teşekkürün” hesabını sormak niyeti ve “ne kadar liyakatli olduğumuzu” göstermek iştah ve iştiyakıyla, asli vazifelerimizi ihmal ettiğimizden olmasın sakın…

Bu ihtimaller üzerine kafa yoruyor muyuz?

Aynaya baktığınızda ne görüyoruz?

Pamuk Prensesin üvey annesinin talep ettiği şeye ulaşmak bugün artık çok kolay!

Eli mahir bir estetik cerrah, istediğimizi kolaylıkla sunuyor bize…

Biraz da altyapımız varsa eğer, dünyalar güzeli yahut yakışıklısı oluveriyoruz.

İşte bu nedenle “güzellik” ve “yakışıklılık” kesmiyor hiç birimizi.

Çünkü devir, güzellikten ziyade güç ve kudret devri…

“God Father”, “Al Capone”, “Scarface”, “Kurtlar Vadisi” izleyerek büyüdü bugünkü nesil…

Güç ve kudret, tahtlarını terk edip sıradan insanların ruhuna girdi…

Asalet ve ihtişam, “gösteriş” gibi basit bir kelimenin gölgesine sindi.

Tıpkı merhametin, “acıma”nın dar kalıbına sıkışması gibi.

Tıpkı adaletin, göklerde değil ormanda olup bitenlerden ilham alır hale gelmesi gibi…

Tıpkı vicdanın, iyi insanlarla birlikte çekip gitmesi gibi…

Büyüklüğün bir ağırlığı, bir anlamı, bir edebi vardı eskiden.

Siz buna, “racon” da diyebilirsiniz.

Maalesef o da değişti.

Şimdilerde büyüklenmeyi, büyüklük sayar olduk.

Bu noktada sözü, fedakârlığın, diğerkâmlığın, dostluğun, vatan için serden geçmenin numunesi olan, cennet mekan Süleyman Özmen’in ardından, “20 yıldır, gücümün yettiği, elimin erdiği ölçüde Türk milliyetçiliğine hizmet etmek için çalışıyorum. Fakat davaya bir şehit Süleyman kadar faydalı olabildiğime asla inanmıyorum.” diyen merhum Galip Erdem’in bizlere tuttuğu “hakikat aynasına” bırakmak istiyorum.

Bakalım o ayna, “Benden…” ile başlayan sorularımıza ne cevaplar verecek?

***

“Büyüklük adaylığının ilk adımları cemiyetlerin huzursuzluk içinde bunaldığı zamanlarda atılır. Aday, başkalarının gösteremediği veya göstermek imkânından yoksun olduğu, özlenen bir cesaret hamlesi ile meydana çıkmıştır. Aslından bir kahraman değil, sadece korkaklara nispetle cesurdur. Ama, sırf kitlenin duygularını terennüm etmesi yüzünden ona “Yaşa, sen bir yüce kahramansın. Hepimizi kurtaracaksın.” derler. Bu safhada büyüklük hastalığı mikrobu adayın mukavemetini zorlar, durur. Eğer gerekli mukavemeti gösterebilir, asla bir kahraman olmadığını, hayalindeki kahramana hasret çeken bir kitlenin zannını okşayan müsait bir hedeften ibaret bulunduğunu anlarsa tehlike kolayca atlatılır. Fakat böyle yapmaz da “Sahi be, ben bir kahramanım. Milleti kurtarmaya memur edilmişim.” gibi bir kuruntuya kapılırsa işi bitiktir. Mikrop bünyeye girmiş, beyin hücrelerini kemirmeye başlamıştır. Hastalık adayı artık kendine dönüktür. Eski dostlarını küçümser, rüyasında görmeye bile cesaret edemeyeceği bir hızla yükselmesine yardım eden yakınlarını unutur. Bulunduğu yere yalnız yüksek meziyetleri sayesinde geldiğini sanacak kadar koyu bir gaflete dalar. Etrafının ikazlarını kendisini çekememelerine verir.

Herkesin işini gücünü bırakıp onu kıskanmak için vakit geçirdiğini kurar. Bu safhada adaylık faslı kapanmış, hastalık başlamıştır. Artık yeni fikirler getirdiğine, kendisi gibi düşünülmediği takdirde memleketin mutlaka batacağına inanır. Okumayı da bırakmıştır, zira, dehası ile her müşkülü çözeceğine emindir. Nasihat kâr etmez. O, şimdi, kendi kendini yiyen, felaketine mani olmaya çalışanları da yemek isteyen bir kurttur. Bir takım meziyetleri bazı üstün kabiliyetleri vardır, tabii. Vardır ya, ölçüyü kaçırmak yüzünden muvazeneyi kaybetmiş, iyi vasıflarını hem şahsının hem cemiyetin zararına kullanır olmuştur. Nihayet bir hastadır, diyeceksiniz. Her hasta gibi tedaviye layıktır, şefkate muhtaçtır. Öyledir tabii.

Tecrübe ile anlaşılmıştır ki, büyüklük hastalığının tedavisi bir tek yolla mümkündür: Hastanıza karşı merhametsiz olacaksınız. Vehimlerini yıkacak, hakiki değerini her fırsatta hatırlatacaksınız. Gücenmesinden korkmayacaksınız. Çünkü bu vazifeyi siz yapmazsanız, zaman nasıl olsa yapacaktır. Ve zaman, doktorların en insafsızıdır. Neşteri öylesine vurur ki, yaranın kapanması pek güç olur. Mikrobu öldürür ama, hastadan da artık hayır gelmez.”

(Ülkücünün Çilesi, s. 118-119)

***

Galip Erdem’in “hakikat aynası” ne çok şey anlattı öyle…

Yalnız mühim bir konuyu eksik bıraktı zannımca…

Eğer o hasta, bir davanın, milletin yahut bütün insanlığın kaderine tesir edecek bir konumda ise, açtığı devasa yara nasıl tedavi edilecek?

“Layık olduğunuz şekilde idare olunursunuz.” ilahi hükmünün bir kez daha tekerrür etmesinin sonuçları nasıl telafi edilecek?

Lunaparklardaki aynalara bakıp büyüklük hastalığına yakalanan kardeşlerimiz, sadece kendilerinin değil üzerinde yükseldikleri değerlerin itibarına halel getirdiğinde; umudunu o itibara bağlayanların, o itibar için kanını, canını, göz nurunu ve gözyaşını ortaya koyanların hak ve hatıraları ne olacak?

Aziz milletimizin güvendiği dağlara kar yağdığında, umutsuzluk bulutu bir karabasan gibi ufkumuza çöktüğünde, bunun vebalini kim omuzlayacak?

“Ayna! Ayna! Söyle bana…”