İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TANPINAR’IN KANATLARI

HAYATİ TEK –

Üniversite yıllarında okuduğum ilk kitaplardan biriydi Tanpınar’ın Beş Şehir’i. Nihad Sami Banarlı’nın Türkçenin Sırları da öyle. Yanlış hatırlamıyorsam, birbiri peşi sıra okuduğum bu iki eserden, yazarlarının üslubunun yanı sıra Türkçenin güzellik ve imkânları konusunda hayli etkilenmiştim.

Türkçenin Sırları dil üzerine yazılan makalelerden oluşan bir inceleme kitabıydı. Ancak öylesine akıcı bir üslubu ve öyle zekâ kokan keşifleri vardı ki, bu değerli eseri incelemek yerine bir solukta okumak ihtiyacı hissetmiştim.

Benzer duygulara Beş Şehir’de de kapılmış, hayal ile gerçek arasında dolaşmıştım Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’un sokaklarında, mimari şaheserlerin çevresinde, içinde ve ruhunda… Bir kara tren vagonunun penceresinden yahut hâkim bir tepenin üzerinden seyretmiştim bu kadim şehirlerin büyüleyici güzelliklerini. O gün bugündür, “Keşke Tanpınar, gönül coğrafyamızdaki kadim şehirlerin tamamını yazsaydı” diye düşünür dururum hep.

Hayal kurmanın güzelliğini Toroslar’ın eteğinden Akdeniz’i seyreden köyümde, rüyanın gücünü Tanpınar’da keşfettim; her hülyanın bir gün gerçek olma ihtimalinin mefkûrevi imanını da…

Edebiyat Üzerine Makaleler kitabında geçen “Hülyalarımızın bizi görünen hâlimizden daha iyi anlatmayacağını kim iddia edebilir? (s. 168)” sözünü okumamıştım henüz, ancak ne gam, bu hissi almak için Beş Şehir yeterliymiş demek…

Şiiri Necip Fazıl’ın Çile’sinde sevdim, Yahya Kemal’de âşık oldum ona; H. Nihal Atsız’ın Geri Gelen Mektup’unda ise yiğitçe sevmenin farkına vardım. 1987’de Yeni Düşünce’de tanıdığım daha sonra Gündüz’de mesai kardeşliği yaptığım Abdurrahim Karakoç ağabeyde “bir şair portresini” anbean yaşama şansını yakaladım.

Bu bahiste Ali Akbaş ve Lütfü Şahsuvaroğlu ağabeyleri, sevgili dostlarım Cengizhan Orakçı, Mehmet Fidancı ve Mehmet Aycı’yı da zikretmeliyim tabii…

Bununla birlikte şiirin imkânlarını, Türk ve dünya edebiyatındaki yerini Tanpınar’ı okuduktan sonra idrak edebildiğimi söylemeliyim. Bir edebiyat araştırmacısı değilim, lakin şiir üzerine bu kadar çok yazan, onu bu kadar anlayan ve yücelten bir edibin nadir bulunacağı tespitini yapmak için onun kitaplarını, bilhassa Edebiyat Üzerine Makaleler isimli eserini okumak kifayet eder sanırım.

Hem bir şair hem de münekkit olarak Tanpınar’ın şiire dair tespitleri ve her şairi Doğu-Batı ekseninde mukayeseli olarak ele alması okurları için büyük bir kazançtır.

Olağanüstü dönemlerin insanıdır 1901 doğumlu Tanpınar. Daha çocuk denilecek yaşlarda Balkan faciası ve Birinci Dünya Savaşı’na, olgunluk çağında İkinci Dünya Savaşı’na şahitlik eden bir neslin mensubu ve bir adım öne çıkan kabiliyetlerinden biri olarak omuzlarında hayli ağır bir yük vardır.

Veda etmeye hazırlandığımız Osmanlı’nın Tanzimat’tan itibaren girdiği “Batılaşma sürecini” anlamak, yeni kurduğumuz Cumhuriyet’in en doğru ve hızlı şekilde kurumsallaşması için yürütülen inşa faaliyetine, taş üstüne taş koyarak destek vermek zorundaydı.

Yahya Kemal Beyatlı gibi bir zirvenin hem öğrencisi hem dostu olmak, Mehmed Fuad Köprülü, Cenab Şahabeddin, Ömer Ferit Kam, Babanzâde Ahmed Naim gibi hocalardan dersler almak şansını iyi değerlendirdiği muhakkak olan Tanpınar, akademisyen kimliğinin avantajlarını münevverlikle taçlandırarak bizlere harika eserler bıraktı.

Edebiyat Üzerine Makaleler isimli eserinde yazıyı “bütün sanatlara benzeyen sanat (s. 413)” olarak nitelendiren Tanpınar’ın kalem ürünleri bu tespitinin ışıklarıyla doludur.

Yaşadığım Gibi isimli eserinde tenkidin önemine işaret ederek “münekkit kıtlığı (s. 313)” çektiğimizi söyleyen bu üretken kalem raks ettikçe, kâh bir resim galerisinde kâh Louvre Müzesi’nde kâh bir tiyatro sahnesinde kâh yeni çıkmış bir şiir ya da yazıyı incelediği çalışma odasında buluruz kendimizi… Adı geçen deneme eserinde münekkit kimliğini sıkça sergileyen Tanpınar’ın en önem verdiği işlerden biridir tenkit meselesi. “İyi veya kötü demekle tenkit olmaz. Tenkit daha geniş çevreler ister. Bütün büyük münekkitler ufuk hazırlamışlardır (s. 313)” diyen Tanpınar’ın sözünü ettiği meseleyi hâlâ çözebilmiş değiliz.

Bu mütevazı satırları okuyacak gençler arasından Tanpınar’ın hülyalı dünyasına dalıp “münekkit” olma yoluna girecekler çıkar mı bilinmez? Bir tek kabiliyetin bile bu alana yönelmesi fikir ve kültür hayatımız için müjdeli bir talih olacaktır şüphesiz.

Tanpınar’ın az sayıdaki şiirlerini, her biri şaheser olan romanlarını, denemelerini, hikâyelerini ve tabii XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ni okurken ufuklar açılır insanın önünde…

Tanpınar’ı okumak güzeldir, hatta güzelin de ötesinde önemli ve gereklidir; adeta milli bir görevdir onu okumak…

Peki ya niçin okumalı?

“Bizde dünyanın hiç bir yerinde görülmemiş bir elit zümre teşekkül etmiştir; okuyanlar zümresi. Tek bir satır yazmadığı, tek bir söz söylemediği halde sırf okuduğu için hürmet gören adamların bulunduğu memlekette pek fazla okuyan adam olmasa gerek. (Edebiyat Üzerine Makaleler, S. 48)

Bu derin söz, bu sarsıcı itiraf, günümüz aydınlarının omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklemektedir: Okudukları her kitapla kafa ve ruhlarına binlerce tohum eken okurlarını yazma konusunda tahrik etmek sorumluluğu…

Ümitvarız…

“İnsanın kalbinde ümidin ağacını kesmeğe hiç kimsenin hakkı yoktur. Ölüm bile bunu yapamaz. (Edebiyat Üzerine Makaleler, S. 54)

Ve…

“Büyük tabiat var olmaktan ne kadar mesut görünüyorsa, biz de yaşamanın saadetini öyle tatmalıyız. Bu da, bu cemiyetin insanına güvenmekle olur. (Edebiyat Üzerine Makaleler, S. 55)

Kendisine inandığı, kendi cevherinden haberdar olduğu çağlarda neler başarabileceğini pek çok kez ispatlamış olan aziz ve asil milletimize olan güvenimiz hicranlı dönemlerimizin umut ışığı olmuştur hep.

Mazideki azamete duyduğumuz yakıcı hasret narını tutuşturan vuslat nefesleridir, devasa kanatlar misali açılmış sayfalarıyla birer Zümrüdüanka’yı andıran Tanpınar eserleri…

Vuslat umudu canlıysa eğer, asırlık budaklar bile tomurcuklanır…